31 Aralık 2013 Salı

Hoşgeldin 2014!


Ben 2014'e aldığım çok güzel bir haberle giriyorum, yeni yıl için anahtar kelimem de "değişim".

Herkese sağlıklı, çok mutlu, bol bol gülmeli bir yıl dilerim!

8 Aralık 2013 Pazar

En sevdiğim ergenlik dizisi: AWKWARD


Evet. Gerçekten de pek severek izliyorum. Bu aralar diziye minik bir ara verilmişken ben de blogda sizlerle paylaşmak istedim, belki sevenler izlemek isteyenler olur.

Dizinin baş karakteri Jenna. 15-16 yaşlarında bir lise öğrencisi. Kimsenin kendisini fark etmediğini düşündüğü, klasik ergenlik sorunlarıyla boğuştuğu günlerden bir gün bir kaza geçiriyor ama herkes onun intihar ettiğini düşünüyor ve bu olayla birlikte okuldaki tanınırlığı artmaya, insanlar tarafından fark edilmeye başlıyor. Sonrasıysa Jenna'nın hayatına giren erkekler, arkadaşlıkları ve ailevi problemleri gibi bir sürü entrikalı olaylarla ilerliyor.

En yakın arkadaşı T, yani Tamara. Jenna'yla sürekli telefonda konuşuyorlar ve çok iyi anlaşıyorlar. Bir diğer yakın arkadaşları Asya'lı Ming. Ming'in en dikkat çeken şeyi ise hiç çıkarmadığı beresi. Bir de Matty var. Jenna'nın ilk erkek arkadaşı. Böyle bir dizide kötü karakter olmaz mı. Elbette o da var. Hemen hemen her konuda Jenna'yı küçük düşürmeye çalışan Sadie.

Ailesi ise alışılagelmiş ailelerden biraz farklı. Çok gençler ve Jenna'yı birçok konuda rahat bırakıyorlar, olaylar içinden çıkılmaz bir hal alana kadar tabii. Özellikle annesi Jenna'nın nerede ne giyeceğinden erkek arkadaşlarıyla problemlerine kadar her şeyiyle ilgileniyor. Ben onları sevdim.

Sevdiğim diğer bir karakter de rehberlik hocaları Valerie. Öğrencilerin okulla ilgili problemlerinden başka bütün sorunlarıyla ilgileniyor. Jenna da Valerie'yi en sık ziyaret edenlerden biri, öyle ki zamanla neredeyse en yakın arkadaşı oluyor. Öğrencilere verdiği taktikleri ve tavırlarıyla epey eğlenceli bir karakter.

Dizi kaç yaş grubuna uygun diye sorabilirsiniz. Şöyle ki; ergenlik sorunları odaklı bir dizi olsa da hikayesi ve Jenna'nın diğer insanlarla ilişkileri samimi bir dil ve oyunculuklarla kendini izlettiriyor. Ben 24 yaşındayım ve  severek izliyorum.

Dizideki en sevdiğim şey  belki de şu. Jenna da blog yazıyor anonim olarak ama onunki kişisel bir blog. Yaşadıklarını, problemlerini yazıyor, günlük gibi yani. Blog yazdığı zamanları seviyorum ama ben onun kadar açık bir şekilde yaşadıklarımı yazamazdım sanırım anonim olarak olsa da.

Şu an üçüncü sezonunda. Her bölümü ise 20 dakika.

Söyleyeceklerim bu kadar. Merak ettiğiniz başka bir şey olursa sorabilirsiniz.

Bir sonraki yazıda bahsedeceğim dizi ise
In Treatment.

29 Ekim 2013 Salı

American Horror Story

Korku türünü oldum olası çok sevmişimdir. Hem korkan hem de izlemek için meraktan ölenlerdenim yani. Bu diziye de  ilk nerede görüp başlama kararı aldım hatırlamıyorum ama  Dizimag'den dizi araştırırken buldum sanıyorum.

Şu an güncel olarak devam ettiğini söyleyeyim öncelikle dizinin ve de 3. sezonunda. Her sezon  farklı bir konu üzerinden ilerliyor ve farklı mekanlarda geçiyor, yani sezonlar birbirinin devamı değil; fakat arada yeni oyuncular dahil olsa ya da birileri ayrılsa da kemik oyuncu kadrosu değişmiyor.

İlk sezonun ismi American Horror Story: Murder House (her sezonda dizinin ismindeki alt başlık değişiyor konusuna göre). Klasik bir perili ev hikayesi diyebiliriz ilk sezon için, günümüzde geçiyor. Boston'dan Los Angeles'a taşınan Harmon ailesi ve 15 yaşlarındaki kızları Violet'in yeni komşularıyla tanışmaları ve evde yaşadıkları esrarengiz olaylar konu ediliyor.  Çokça işlenen bir konu bu elbette, çok fazla perili ev hikayeli film vardır.Fakat dizinin çekimleri, görüntüler ve de oyunculuklar gayet başarılı olduğundan kendini bu klişeden sıyırmış diyebilirim. Violet karakterini çok sevmiştim bu sezonda 3. sezonda da var aynı oyuncu, ismini hatırlayamadım şu an.


İkinci sezon American Horror Story: Asylum. 1964 yılında bir akıl hastanesinde geçiyor. Tesisi kuran bir rahip, yöneticisi birkaç rahibe, bir psikiyatrist ve bir bilim adamı dizinin baş karakterleri. Kimisi gerçekten hasta kimisi de bir şekilde oraya kapatılmış insanlara yapılan muameleler çarpık bir sistemle ilerleyen tesis kurallarıyla birleşince içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Hani sonunda "yok artık nasıl olur bu, o kişi bu kişi miymiş" gibi tepkiler verdiğimiz filmler vardır ya aynen öyle. Filmler diyorum çünkü bu tarz başka bir dizi izlemedim. En sevdiğim sezon bu sezondu benim.


Üçüncü sezondan da izlediğim kadarıyla bahsedeyim. Bu sezonun ismi American Horror Story: Coven. Şu an'a kadar 3 bölüm yayımlandı. Bu sezon da günümüzde geçiyor fakat geçmişten bazı karakterler de  var. Adından anlaşılacağı üzere bir cadı hikayesi işleniyor bu sezonda. Cadı konulu her şeyi çok sevdiğimden, bu sezonun konusu ayrı bir mutlu etmişti beni. Görgü okulu dedikleri bir evde yaşayan ve her birinin ayrı bir doğaüstü gücü olan cadıların yaşamları anlatılıyor. Şu an gayet güzel ilerliyor bu sezon da, ben sevdim açıkçası.



Dizide sevdiğim şeyler ise genel olarak şöyle:
  • Korku türü zor bir tür şu açıdan; eğer yeterince iyi işlenmezse korkutmuyor sadece güldürüyor. Ve de bu anlamda seyretmek için bir şeyler bulmak da gayet güç bence. Bir şey izlemeye başlıyorsunuz korku türü adı altında, sonra pat bir şey oluyor "Ne saçma!" diye geçiriyorsunuz içinizden ve soğuyorsunuz izlediğiniz o şey her ne ise dizi ya da film. American Horror Story bana hiçbir an yaşatmadı bu anlamda, son derece esrarengiz ve korkutucu.
  • Dizi drama/korku olarak geçiyor,yani salt korkutmaya yönelik bir dizi değil. Ayrıca özellikle 2. ve 3. sezonda ırk teması ve azınlık hakları gibi konulara da değiniliyor.
  • İçeriği hakkında şunu da söylemeliyim. Dizi sürekli korkunç sahnelerle ilerlemiyor. Her an "ay oradan ne çıkacak acaba" diye tetikte olmuyorsunuz. Aşk, aile ilişkileri ve diğer başka şeyler de konuya dahil oluyor. 
  • Oyunculardan en sevdiklerim Evan Peters, Jessica Lange ve Taissa Farmiga (1. sezondaki Violet)
  • Ayrıca dizinin jeneriklerinden bahsetmesem olmaz. Her sezonun jenerikleri birbirinden güzel ve es geçilmemiş, son derece özen gösterilmiş.Ama geceleri izliyorsanız ve de yalnızsanız jenerikleri izlemeseniz de olur.

İlgilenene keyifli seyirler.




23 Ekim 2013 Çarşamba

Heavenly Creatures

Kate Winslet 'ın oynadığı ilk sinema filmiymiş Heavenly Creatures. Türkçe'ye "Cennet Yaratıkları" olarak çevrilmiş. Yönetmeni Peter Jackson. Yüzüklerin Efendisi serisi ve King Kong gibi filmlerin yönetmeni.

Filmin çekildiği yıl 1994 ancak film 1950'lerde geçiyor ve gerçek bir hikayeye dayanıyor konusu.

 Filmi çok sevdim mi?
Pek sayılmaz.
Ama filmden etkilendim mi?
Evet. Sebeplerine değinicem birazdan ama önce konusundan bahsetmek istiyorum.

Film genel itibariyle iki yakın arkadaşın, belki arkadaşlıktan biraz daha farklı ve güçlü  bir bağlılığı olan 15-16 yaşlarındaki iki kızın birbirlerinden ayrı kalmamak için neler yapabileceklerinin hikayesi. Baş karakterler Juliet Hulme ve Pauline Parker. Yeni Zelanda'da bir kız lisesine gidiyor Pauline ve genel olarak içine kapanık ve asık suratlı biri. Juliet ise aksine canlı, hareketli hatta çok hareketli bir kız. İngiltere'den sağlık problemleri için geliyor oraya.


 İkisinin de çocuklukta geçirdikleri rahatsızlıkları ilk ortak noktaları oluyor, sonrasında da yavaş yavaş bir bağ oluşmaya başlıyor aralarında. Birlikte bisiklet sürüyorlar, ormanlarda oradan oraya koşup şarkılar söylüyorlar, birlikte bir roman yazıyorlar , kilden küçük heykelcikler yapıyorlar, kısacası çok eğleniyorlar. Kafalarında oluşturdukları ve "4. dünya" olarak adlandırdıkları bir yere ait hissediyorlar kendilerini. Ailelerinden bıkıp usandıkça da Amerika'ya gitme ve film yıldızı olma, kitaplarını yayımlama gibi  hayaller kuruyorlar. Bunlara ulaşmak için önlerinde tek bir engel kaldığını düşünüyorlar. Pauline'nin gitmesine izin vermeyen annesi Honorah Rieper. Onu öldürmeleri gerektiğine karar veriyor Pauline ve çıktıkları bir yürüyüşte Juliet'le birlikte annesinin kafasına bir taşla vurarak öldürüyorlar. İşte böyle.

Bu kadar detaylı bahsettim konusundan çünkü dediğim gibi gerçek bir olaya dayanıyor konusu. Küçük çaplı bir araştırma yaptım internet üzerinden. Yeni Zelanda'da Parker- Hulme cinayeti olarak biliniyor ve 1954 yılında yaşanmış.  Filmde gerçek isimler kullanılmış yani olayı yaşayanların isimleri ve ayrıca film, olayın yaşandığı yerde çekilmiş.

Cinayetin yaşandığı yer ChristChurch şehrindeki Victoria Park. Aynı filmde olduğu gibi o gün birlikte bir yürüyüşe çıkıyorlar Juliet, Pauline ve annesi. Ormana girmeden bir pastanede çay içiyorlar, kurabiyeler yiyorlar ve ardından  da ormana gidiyorlar ve cinayet gerçekleşiyor. Juliet ve Pauline olaydan sonra aynı pastaneye tekrar geliyorlar ve oranın sahiplerine annesinin düştüğünü ve kafasını çarptığını söylüyorlar. Ancak polisin yaptığı incelemeler sonucunda Pauline'in günlüğü bulunuyor ve gerçek açığa çıkıyor. Yaşları küçük olduğu için 5'er yıl hapishanede kalıyorlar. Hapishaneden çıktıktan sonra Juliet Hulme Amerika'ya gidiyor ve Anne Perry ismiyle cinayet romanları yazmaya başlıyor. Pauline ise İngiltere'ye gitmeden bir süre Yeni Zelanda'da gözetim altında kalıyor ve bir binicilik okulunda çalışıyor. Annesinin ölümü için vicdana azabı çektiğini söylüyor ve yıllarca cinayet hakkında kimseyle konuşmuyor. Bazı kaynaklar onların bir daha hiç görüşmediklerini yazsa da böyle bir durum olmadığı söylentileri de var. Bu bilgiler için de şuradan (Wikipedia) faydalandım.

Juliet Hulme, ilerleyen yıllarda Pauline'le takıntılı bir ilişkilerinin olduğunu ama lezbiyen olmadıklarını söylemiş.Film de bu ince çizgide gidip geliyor zaten. Birbirlerine çok bağlılar ve birbirlerini çok seviyorlar ama aralarında duygusal bir konuşma hiç geçmiyor. Birbirlerinin yanında var olabiliyorlar, birlikte hayaller kuruyorlar, hep birlikte olmak istiyorlar. Bazı noktalarda boşluklar olsa da aralarındaki yalnızca çok güçlü bir bağdı  bana göre, biraz da takıntılı bir bağ.

Filmin konusu gördüğünüz gibi son derece ilginç ve belki de hala sorgulanabilecek bazı durumlara sahip. Ancak filmde olayların altının çok doldurulamadığını düşünüyorum. Pauline'in annesinden nefret etmeye başlaması ve ölüm kararı biraz birdenbire gibi olmuş ve filmin içine, karakterlere yeterince sindirilememiş.Annesini öldürme gibi son derece ciddi ve korkutucu bir kararı verme aşamasına gelişinde kopukluklar vardı.

Bunun dışında Kate Winslet'ın oyunculuğunu biraz abartılı buldum. Muhtemelen ilk filmi olması dolayısıyla biraz oyunculuğunu kanıtlama çabasıyla fazla büyük oynamış ama diğer filmlerinde son derece başarılı bulduğum bir oyuncu. Ayrıca Pauline rolündeki Melanie Lynskey'nin de ilk sinema tecrübesiymiş bu film.

İlginizi çekerse ne mutlu.














18 Ekim 2013 Cuma

Blue Jasmine

Woody Allen'ın son filmi Blue Jasmine. Hala vizyonda mı bilmiyorum ben geçen hafta izlemiştim ama eğer öyleyse izlemenizi öneririm.

Woody Allen benim çok sevdiğim yönetmenlerden biri. Onun üslubuna ve insan ilişkilerini bu denli güzel işlemesine bayılıyorum. Canım sıkkınsa eğer mutlaka bir filmini izlemeye çalışıyorum, kesinlikle sıkıntım geçiyor. Woody Allen sevenler ne demek istediğimi anlıyordur. Hala yaşayan bir sinemacı olmasına da çok seviniyorum, daha çok film çeksin de bizler de izleyelim.

Ben ilginç bir şekilde Ferzan Özpetek ve Woody Allen filmlerinden benzer bir tat alıyorum. Woody Allen daha varoluşçu bir sinemacı F. Özpetek'e göre fakat bir filmi izledikten sonra içinizde belirgin bir his oluşur ya hani iki yönetmenin filmlerini izlediğimde benzer bir tat bırakıyor bende.Tabi Ferzan Özpetek'in ilk dönem filmlerini bunun dışında tutmakta fayda var.

Blue Jasmine de tipik bir Woody Allen filmi. Jasmine rolünde Cate Blanchett var. New York'lu Antropoloji bölümünü milyarder kocası Hal ile evlenince bırakan Jasmine kocası iflas edip hapse girdikten sonra evi terk ediyor ve San Francisco'ya üvey kız kardeşinin yanına taşınıyor. Jasmine'nin bol partili,davetli sosyetik yaşamı böylece değişmek durumunda kalıyor.

 Kız kardeşi Ginger ise Jasmine'nin aksine son derece rahat ve samimi, Jasmine göre de biraz görgüsüz bir kadın. Kasiyerlik yapıyor ve eğitim seviyesi düşük ama onu seven erkekleri hayatına dahil ediyor. Jasmine ise bu süreçte kendine yeni meslekler edinmeye çalışıyor, neden okulunu yarıda bıraktığından yakınıyor. "Asla beynimi kullanmadığım bir işte çalışamam." diyor. Ama sonra bir dişçide çalışmaya başlıyor, bir yandan bilgisayar kursuna gidiyor. Asıl amacı internet üzerinden bir programla alacağı eğitimle modacı olmak. Tabi bir yandan gittiği davetlerde zengin birileriyle tanışma çabalarına da tanık oluyoruz. Görüyoruz ki zengin koca bulup  hayatını kurtarma algısı her yere sinmiş durumda. Sonunda istediği gibi biriyle tanışıyor, kendini modacı olarak tanıtıyor ve her şey yolunda ilerliyor, Jasmine de yaşadıklarına inanamıyor ama yalanlarının ortaya çıkması çok da uzun sürmüyor tabi.

Jasmine, Jasmine'e asılan Ginger'ın arkadaşı, Ginger'ın erkek arkadaşı ve Ginger

Film geçmiş ve şimdi arasında gidip geliyor ve biz de Jasmine'nin iki yaşamı arasındaki farkı çok net görebiliyoruz. Jasmine başına gelenleri bir türlü kabullenemiyor ve etrafındaki tanıdığı tanımadığı herkese yaşadıklarını anlatıyor. Hani herhangi bir şey için bir kuyrukta bekliyorsunuzdur da birileri alakasız bir şekilde yanınıza yaklaşıp hayatından bahsetmeye başlar. İşte aynen öyle bir insan oluyor Jasmine. "Blue Moon, bizim yıl dönümümüzde çalardı." diyerek şu şarkıdan bahsediyor sürekli. Çok da güzel bir şarkı.

Açıkçası ben filmi sevdim. Bir Manhattan ya da Midnight in Paris değil belki ama izlerken oldukça keyif veren bir film olduğunu söyleyebilirim. Zaten ben her türlü severim Woody Allen filmlerini, kimini az severim kimini daha çok ama hep severim.









28 Temmuz 2013 Pazar

Der Himmel über Berlin/ Wings of Desire

      " Çocuk, çocukken 
        kollarını sallayarak yürürdü
        derenin ırmak olmasını isterdi
        ırmağın da sel
        ve şu birikintinin de deniz olmasını...
        Çocuk çocukken
        çocuk olduğunu bilmezdi
        her şey yaşam doluydu
        ve tüm yaşam birdi...
        Çocuk çocukken
        hiçbir şey hakkında fikri yoktu
        alışkanlıkları yoktu
        bağdaş kurup otururdu
        sonra koşmaya başlardı
        saçının bir tutamı hiç yatmazdı
        ve fotoğraf çektirirken poz vermezdi..."


  Peter Handke'nin 'Çocukluk Şarkısı' şiirinin bu güzel mısralarıyla başlıyor film. Peter Handke aynı zamanda Wim Wenders ile birlikte filmin senaristlerinden biri. Yönetmen Wim Wenders ve yapım yılı 1987. 

 Film, 1980'lerin sonlarına doğru Berlin Duvarı'nın yıkılışı öncesinde geçiyor. Berlin'de yaşayan ve buraya göç etmiş insanların ruh halleri, istekleri, hayalleri, beklentileri ve gündelik hayat dair hesapları Damiel ve Cassiel adlı iki meleğin gözünden aktarılıyor. Melekler yollarda, kütüphanelerde ya da binaların tepelerinde dolaşarak insanları gözlemliyor ve kimi zaman notlar alıyorlar; ancak olaylara müdahale edemiyorlar. Sıradan iki insan görünümünde olan melekleri yalnızca çocuklar görebiliyor bir de diğer melekler. Zamanın başlangıcından beri var olan, savaş yıllarına,insanların, toplumların ve doğanın tüm değişimlerine tanıklık etmiş olan melekler, kimi zaman gülümseyerek kimi zaman da üzülerek insanların iç dünyalarında hissettiklerini ve birbirleriyle ilişkilerini izliyorlar.  Meleklerden Damiel zaman zaman bu ruhani varlığından sıkılıyor ve ölümlü olmak, diğer insanlar gibi yaşamak istiyor. Bir gün gittiği bir Fransız sirkinde Marion isimli bir trapezciye aşık olduktan sonra da ölümlü bir insan olmaya karar veriyor.

Filmde insanların arzuları,içsel kargaşaları ve varoluş çabaları,  ikiye bölünmüş bir ülkenin insanların ruhunda yarattığı yaralar ve ülkenin değişen iç dinamikleri fonu üzerinden yansıtılıyor. Barışa duyulan özlem yaşlı bir adamın içinden geçen şu sözlerle aktarılıyor:
" Kimse barış hakkında epik  bir şarkı söylemeyi başaramadı. Bu barışta ne vardır ki pek uzun sürmez ve ondan pek bahsedilmez."

Filmin bir kısmı siyah beyazken bir kısmı renkli. İnsanların melekleri göremediği ilk kısım siyah-beyaz çekilmiş ve Damiel'in insan olduktan sonraki kısım ise renkli. Damiel'in ruhani yaşamından sıkılması ve insan yaşamının en basit eylemini bile yaşamayı çok istemesi sonucu onun dünyevi yaşama adım atmasıyla film de renkleniyor.

Filmin bel kemiğini oluşturan ve özellikle bazı kısımlarını geriye alarak tekrardan izlediğim monolog kısımları çok şairane ve çok güzel. Günlük hayatın akışında süregelen davranışlar ve yaşantıların dışında, insanın iç dünyasında hissettikleri, hayat mücadeleleri, üzüntüleri ve mutlulukları şiirsel bir dille anlatılıyor. Trapezci Marion'un sirkin kapatılacağını öğrendiğinde hissettikleri ve iç konuşması benim için en güzel örneklerden biriydi.



" Böyle olacağını hiç düşünmemiştim. Ya sonra? Garsonluğa geri dönerim. Bu gibi anlar on sene sonrası için, sadece güzel anılar olarak kalacak. Zaman her yarayı iyileştirir. Ama ya zamanın kendisi bir hastalıksa? Sanki bazen, hayata devam edebilmek için eğilmek gerekiyor. Sanki acının bir geçmişi yok. Her şey gerçek olamayacak kadar güzelleştiğinde bitiveriyor...

Filmde Nick Cave konserlerine gidilmesiyle ağırlıklı olarak onun müzikleri duyuluyor. Ancak bunun yanı sıra, Berlin'in kozmopolit yapısına uygun olarak içinde 'Leylim Ley' türküsünün de yer aldığı farklı müzik türlerine yer verilmiş.

Filmin sonunda 'Devamı gelecek' ibaresiyle 1993 yapımı "Öylesine Uzak Öylesine Yakın" filmine atıfta bulunuyor yönetmen. Ben henüz bu filmi izlemedim ama Berlin Duvarı'nın yıkılışı sonrasında geçiyormuş. 

Son olarak da "Tüm eski meleklere adanmıştır. Ama özellikle Ozu, François ve Andrzej'e..." cümleleriyle film sonlanıyor.

Açıkçası ben filmi çok sevdim.  Çok çok tavsiye ederim!






30 Haziran 2013 Pazar

Uzak İhtimal

 Uzak İhtimal. Yönetmeni Mahmut Fazıl Coşkun. 2009 yapımı ve süresi de 92 dk. Oyuncular; Görkem Yeltan, Nadir Sarıbacak ve Ersan Uysal. Türü drama. 38. Uluslararası Rotterdam Film Festivali Altın Kaplan ödülü başta olmak üzere birçok ödüle sahip. 

Şöyle bir giriş sahnesiyle başlıyor film: Kilisede bir rahibe ibadet ediyor. Ardından kapı vurulma sesi duyuluyor ve rahibe kapıya koşuyor. Kapıda baygınlık geçiren hamile bir kadın var. Diğer rahibelerin yardımıyla kadın içeri alınıyor ve doğum gerçekleşiyor. Bebek sağlıklı bir şekilde doğuyor ama annesi doğum esnasında ölüyor.



Filmin konusu ise şöyle: Bir müezzin, rahibe adayı genç bir kadın ve bir kitapçının yollarının kesişmesi paralelinde yaşanan olaylar anlatılıyor. Ankara’lı, İmam hatip mezunu Musa İstanbul’a geliyor ve bir camide müezzin olarak çalışmaya başlıyor. Komşusu Clara ise bir kilisede çalışıyor ve kendisini büyütmüş olan yatalak yaşlı bir kadına bakıyor. Birkaç tesadüfi karşılaşmanın ardından hayatlarına yaşlı bir sahafın da dahil olmasıyla olaylar ilerliyor ve filmin sonunda içiniz buruk buruk ekrana bakakalıyorsunuz.

Film, başından sonuna kadar gerek oyunculuklar gerek çekimler açısından aynı yavaşlıkta ve sadelikte ilerliyor; en heyecanlı sahnelerde bile filmin ritminde bir değişiklik olmuyor.Fonda İstanbul görüntüleriyle kendini hayatın akışına bırakmış 3 mütevazı insanın arasındaki ilişki oldukça samimi bir dille anlatılıyor.
 Modern hayat, hızlı yaşanan duygular ve ilişkilerin yerine film büyük bir sükunet içerisinde dile getirilmemiş bir aşkın gölgesinde sessiz sedasız akıp gidiyor.

Filmin baş karakterlerden birinin bir müezzin olması ve yönetmen Mahmut Fazıl Coşkun'un babasının müftülükten emekli bir imam, ağabeylerinin de İmam Hatip'li olması gibi durumları göz önünde bulundurunca filmin din propagandası yapıp yapmadığı konusunda önyargılar oluşabilir ancak; filmde dinlerin övülmesi, kıyaslanması ya da birinin öne çıkarılması gibi hiçbir yaklaşım yok yalnızca var olan uzaklık durumu dile getiriliyor. Film dinlerle ilgilenmiyor, ilişkiler din paralelinde ilerlemiyor. Bunun dışında var olan kalıplar ve alışılmış yaşantılar göze çarpıyor. Kitaçıda Musa'nın rastgele eline aldığı kitabın Bukowski'nin 'Kadınlar' kitabı olduğunu öğrenmesiyle hemen elinden bırakması gibi.

Oyunculuklar açısından Görkem Yeltan ve Nadir Sarıbacak oldukça başarılı. Özellikle Görkem Yeltan'ın sessiz sessiz konuşmaları,tavırları ve yürüyüşü oluşturduğu karakterle epey uyumluydu.Yalnızca Ersan Uysal'ın oyunculuğunda sevmediğim bazı noktalar oldu,daha doğrusu yetersiz bulduğum. Sahaf olarak başarılı bir oyunculuk çizse de babalık yönü eksik kalmış, ben o hissi pek alamadım.

Film alışık olunan bir şekilde mutlu sonla ya da daha olumlu bir sonla da bitmiyor; içte kalan duygular ve boğazda kalan bir düğümle sonlanıyor. Teknik veya görsel olarak çok iyi olmasa da Mahmut Fazıl Coşkun'un bu ilk filmi tüm samimiyetiyle izlenesi bir film.

 Filmin fragmanına şuradan bakabilirsiniz.






30 Mayıs 2013 Perşembe

Tokyo Monogatari

Uzakdoğu sinemasına ait bu filmi izlemeden önce içimde bazı tereddütler vardı. Çünkü Uzakdoğu'ya dair tek beğenim çocukluktan kalma-hala da seviyorum- animelerdi. Bunun dışında da izlediğim filmlerde öyle çok sevdiğim olmamıştı. Yine de izledim bu filmi ve çok sevdim. Bir nevi önyargım kırılmış oldu böylece.



Film, Japon yönetmen Yasujiro Ozu'ya ait. 1953 yapımı ve siyah-beyaz. Süresi de 136 dakika. Konusu ise şöyle: Japonya'da küçük bir kentte yaşayan yaşlı bir çift evli çocuklarını görmek için Tokyo'ya onları ziyarete giderler. Bir süre doktor olan büyük oğullarının evinde kalırlar, ardından da büyük kızlarına giderler. Ancak çocukları günlük işlerine öylesine dalmıştır ki onlarla ilgilenmek istemezler ve başlarından savmak için onları Atami kaplıcalarına gönderirler.Çiftin Tokyo seyahatleri esnasında onlarla en çok ilgilenen,onları gezdiren ve son gece annelerine ev sahipliği eden kişi savaşta ölmüş oğullarının dul eşi Noriko'dur. Çocuklarının ne kadar değiştiğini gören ve kırgın bir şekilde evlerine dönen çiftin sonrasında yaşadıklarıysa çocukları için olmasa bile izleyen için oldukça üzücü bir hal alır.

Film, Japon toplumunda modernite adı altında yaşanan değişimlerin insan ilişkilerine etkisini başarılı bir şekilde yansıtıyor. Şehir yaşantısı, önemsiz gündelik işlerde boğulma, küçük para hesaplarının aile içi ilişkilere dahi bu denli yansıması savaş sonrası bireyselleşen toplumun yansımaları olarak göze çarpıyor. Birkaç günlüğüne bile olsa ailesiyle ilgilenmek yerine her gün yaptıkları işleri daha önemli bulan çocuklar yaşanan acı olay sonrasında bile bu yaklaşımlarından vazgeçmiyorlar,hepsi bir an önce işlerine ve evlerine dönmek istiyor. Büyük kızlarının akan gözyaşlarının dahi kendi iç hesaplaşmalarından kaynaklandığını söylemek hiç de yanlış olmaz ya da küçük oğulları Keizo'nun tören esnasında orada bulunmak istememesi yine kendi vicdanının ona baskısından kaynaklanır.

Benmerkezci yaklaşımlar, kendi hayatına odaklanmalar, insani davranışların unutulması,sevgisizlik gibi kavramların veya yaşantıların doğal akışıyla film oldukça gerçekçi bir yapıya kavuşuyor. Gelenekselle modernizmin ayrışması ekseninde bir ailenin yaşantısından evrensele ışık tutuyor. Basit bir dil ve akıcı üslubuyla içine öyle dahil ediyor ki film ne zaman bitti anlamıyorsunuz. Oyunculuklar da gayet başarılı.


Siz de benim gibi Uzakdoğu sinemasını pek sevemedim diyorsanız bu filmden başlamanızı tavsiye ederim. Filmin İmdb puanı 8.2. Benden de 9 puan aldı. İlgilenene keyifli seyirler.

24 Mayıs 2013 Cuma

Blogspot'dan merhaba!


Bir süredir Wordpress mi Blogspot mu kullanmanın daha iyi olduğu konusunda kararsızlıklar yaşıyordum. Sonunda bugün kararımı verdim ve yazılarımı buraya taşıdım. Tasarımla da oynadım. Wordpress'de yazı stili ve tasarım Blogspot'a göre daha soğuk, ayrıca Blogspot'da daha çok kişiye ulaşılıyor sanıyorum. Sözün kısası artık burada yazacağım. :)

Gergedan Mevsimi


Kendisini ilk olarak “Kaplumbağalar da Uçar” filmiyle tanıdığım Bahman Ghobadi’nin son filminden bahsedeceğim sizlere. Filmle ilgili olumlu olumsuz yazılmış çizilmiş,oyunculuklarla ilgili de. Oyunculuklarla ilgili benim de eleştirdiğim noktalar var; ancak ben filmi genel itibariyle sevdim. Gerçek bir hikayesi olması,yönetmenin sürgün edilişi ve filmi çekme nedenleriyle ilgili söyledikleri beni epey etkiledi. 
Film, İran islam Devrimi sırasında 27 yıl hapis yatan İranlı Kürt şair Sadegh Kamangar’ın hikayesinden yola çıkıyor. Filmin baş kahramanı Sahel 30 yıl, eşi Mina ise 10 yıl hapis yatıyor. Mina hapisten çıktığında iki çocuğuyla birlikte İran’dan İstanbul’a gidiyor. Tıpkı Sadegh Kamangar’ın ailesine söylendiği şekilde Mina’ya da kocasının öldüğü söyleniyor. 20 yıl sonra hapisten çıkan Sahel ise İstanbul’a giderek eşini arıyor ve hikaye de bu şekilde ilerliyor.
Oyunculuklar açısından beni en çok etkileyen karakter Akbar Rezai’yi oynayan Yılmaz Erdoğan oldu. Özellikle ruju emdiği ve ağlayan gözlerle Mina’ya baktığı sahne çok etkileyiciydi. Yine Behrouz  Vossoughi ve Monica Belluci’nin oyunculukları da oldukça başarılıydı. Beren Saat ise ortalamanın altında bir performans sergilemiş bana göre.
Filmde Sadegh Kamangar’ın şiirleri İranlı bir kız tarafından okunmuş. Şiirler eşliğinde yavaş plan sekanslar halinde akan görüntülerle önceki filmlerinden farklı bir film ortaya koymuş yönetmen. Oluşturduğu hikayede tamamen kendi duygu ve düşüncelerini yansıttığını ve ölmemek için bu filmi çektiğini söylüyor. Şöyle diyor Bahman Ghobadi: “Bir sanatçı bir an önce sanatını icra etmeli, etmezse o zaman ölür.”
‘Öteki Sinema’ programında Bahman Ghobadi’yi izlemek isteyenler şu videodan bakabilir. Ben izleyince kendisini daha bir sevdim, çok net ve samimi buldum.Keyifli izlemeler dilerim. 

Yalnız Kadınlar Arasında- Cesare Pavese



Gitmek istiyordum. Bütün bunlar geçmişimdi benim, dayanılmaz, bu kadar değişik, bu kadar ölü geçmişim. O yıllar boyunca kaç kez-daha sonraki yıllarda da bu konuyu düşündükçe- yaşamımın amacının başarıya ulaşmak, önemli biri olmak ve günün birinde çocukluğumun geçtiği bu daracık sokaklara dönüp bu tanıdık yüzlerin, bu sıradan insanların sıcaklığına, şaşkınlığına, övgülerine tanık olmak olduğunu söylemiştim kendime. Ve başarılı olmuştum, dönmüştüm; ve o yüzlerin, tanıdık insanların tümü yok olmuştu. Carlotta gitmişti, Lungo, Giulio, Pia, yaşlı kadınlar da. Guido da gitmişti. Gisella gibi kalanlar için de ne bizim, ne de o yılların önemi vardı. Maurizio insanın istediğini hep elde ettiğini, ancak işin işten geçmiş olduğunu söyler.” (Can Yayınları, 1950, s. 56-57)

Sen Aydınlatırsın Geceyi

"İnsan endişeden yaratılmıştır." Euripides
Onur Ünlü’ye ait filmin  süresi 107 dakika. Eflatunfilm yapımı. Oyuncular arasında Ali Atay, Demet Evgar, Damla Sönmez, Ahmet Mümtaz Taylan, Cengiz Bozkurt ve Serkan Keskin gibi isimler var. Çoğunu Leyla İle Mecnun’dan biliyoruz zaten. Türk sinemasında artık  pek görmediğimiz bir şekilde film siyah-beyaz. Siyah-beyaz filmleri seven benim üzerimde güzel bir etki yarattı bu durum. Onur Ünlü de söyleşide her yönetmenin bir siyah-beyaz film çekmek isteyeceğini ve filmin konusunu daha iyi yansıtabilmek için böyle bir tercihi olduğunu söyledi.
Film Manisa’nın Akhisar ilçesinde geçiyor. Adını nadiren duyduğumuz, medyada da pek yer etmeyen şehirlerde film çekme durumu son zamanlarda arttı gibi. Kelebeğin Rüyası (Zonguldak) ve Araf (Karabük) da bu örneklerden. Bu durum beni sevindiriyor çünkü belli alanlarda yoğunlaşmayı engelleyip, farklı coğrafyaların varlığını bize tekrar tekrar anımsatıyor.
Filmde bir berber dükkanında çalışan ve babasıyla yaşayan Cemal ve onun hayatına dahil olan insanların hayatlarına tanık oluyoruz.Genel olarak gerçek ve hayalin iç içe geçmiş olduğu filmde karakterlerin hemen hepsinin doğaüstü güçleri var; ölümsüzlük, zamanı durdurma, duvarlardan geçme, duvarların arkasını görebilme ve elleriyle nesneleri yönlendirebilme gibi. Bir tek Cemal’in babasının bir yeteneği yoktu, daha doğrusu birçok izleyici gibi ben de öyle sandım. Ancak söyleşide Onur Ünlü onun da bir yeteneği olduğunu, daha dikkatli izlenmesi gerektiğini söyledi. Filmi bir kere daha izlemek gerekli diye düşünüyorum birçok açıdan.Ayrıca karakterlerin doğaüstü yetenekleri olması kimseye garip gelmiyor filmde. Yani film bir süper kahramanlık filmi değil. Onur Ünlü bir röportajında şöyle açıklamış bu durumu:
 Parmağıma değil, işaret ettiğime bak, hep söylediğim gibi. Ben hikayeyi, bunların bu güçleri olmasaydı, neler olurdu diye düşünerek kurmaya çalıştım. O duvarın içini görmeseydi de, aralık kapıdan görseydi, olurdu. Asıl kuvvetini olağanüstü olandan değil, insan olmaktan kaynaklanan çatışmadan alsın istedim.”
Filmde komik ögeler olmasına rağmen kesinlikle bir komedi filmi değil, aksine dram ağırlıklı. İnsanlarda genellikle öyle bir algı oluşuyor. Leyla İle Mecnun dizisini sevenlerde özellikle. Diziyi ben de takip ediyorum, bu yüzden bir önyargım vardı dizideki birçok oyuncunun filmde de rol alıyor olması konusunda. Ancak izleyicilerde – yalnızca bizim salonda böyle olduğunu da sanmıyorum- genellikle her şeye gülme refleksi vardı. Bu durum beni biraz rahatsız etti.
Filmde benim en sevdiğim/etkilendiğim sahneler şunlar oldu:
1. Cemal’in doktorun verdiği antidepresan ilaçlarını Yasemin’le paylaştığı ve kusarken evlilik teklif ettiği sahne. Alışılanın epey dışındaydı ve şu anlamda ilginçti bana göre. Toplumda fazlaca değer biçilen belli başlı bazı durumlar, yaşantılar vardır evlilik, evlenme teklif an’ı gibi. O sahne evliliğin ileriki aşamalarından bir sahneyle evlilik teklifi an’ının birleşimiydi ve tabu yıkıcıydı. Karakterlerin doğaüstü güçlerinin olmasının bir önemi olmaması gibi o an’ın da algılarımızdaki yeriyle oynanması gayet güzeldi. Evet güldük ama bir şeyler de aldık o sahneden.
2. Cemal’in karısını kıskanıp dövdükten sonra karısının kuyumcuya gitme sebebini öğrenmemiz ve kalkıp yemek hazırlamaya gidişi. Hepsi ne kadar gerçekti.
3. Cemal’in karısından özür dilemek için kitapçı kızdan aldığı Shakespeare’in Soneleri’nden bir parça karısına okuduğu sahne. Burada da yine Romeo ve Juliet’teki meşhur balkon sahnesine benzer bir sahne vardı. Ancak tam şiir okunması esnasında Cemal’in babasının içeri girmesiyle bu sahne de deformasyona uğruyordu. Evlilik sahnesinin bir benzeri de bu sahneydi diyebilirim.
4. Kitapçı kızın zamanı durdurduğu sahne. Aşık olma an’ının çok hoş bir tarifiydi. Ayrıca tüm bu hayat kargaşası ve koşuşturmaların içerisinde bir an’lığına bile olsa zamanın durmuş olması bende çok güzel bir etki yarattı.
5. Cemal’in kitapçı kızın kollarını kesmesi, sonrasında yanında taşıması ve elleri birbirine birleştirdiği son sahneler.
Cemal’in hayatına giren iki kadının da ortak özellikleri olması, ikisinin de kendine yalan söylediğini düşünerek onları cezalandırması ve kadınların ailevi yaşantılarının birbirine benzemesi durumlarının yönetmende ya da filmde bir alt karşılığı olsa gerek. Doktorun gözünden kan gelmesi ve bunu sürekli mendille silmesinin de. Bazı anlaşılamayan detaylar ikinci izlenişte daha iyi anlaşılır sanıyorum.
Filmdeki önemli bir diğer şey de sahnelerin ani kesintilerle birbirinden ayrılmasıydı. Onur Ünlü söyleşide izleyiciyi filme çok kaptırmama ve düşünmesi için zaman tanıma sebebiyle böyle bir yol izlediğini söyledi. Brecht’in oyunlarından bildiğimiz bu yöntem filmde de istediği amaca ulaşıyor. Filmde Cemal’in motor sürmeleri, çalan müzikler ve doğa sizi öyle içine alıyor ki dev bir adam görmek ya da duvarlardan geçebilmek size hiç tuhaf gelmiyor.Oyuncuların şiveli konuşmalarını fragmanı izlediğimde biraz yadırgamıştım ama izlerken önyargılarım kırıldı. Oyunculuklar gayet başarılıydı. 
Türk sinemasında farklı bir ses olan bu filme puanım 10 üzerinden 8.

Viridiana


İnanç,Tanrı kavramı, bunların insan yaşamındaki yeri ve toplumu biçimlendirmedeki etkilerinin yanı sıra sanattaki yansımaları da yüzyıllardır devam ediyor. Bu anlamda mimaride ve resim sanatında çokça kullanılan konulardan biri  İsa’nın çarmıha gerilmeden önce havarileriyle yediği son yemek. Bu yazımda bahsedeceğim filmdeki ilgimi çeken durum da  bu sahnenin canlandırılmasıydı (farklı bir yorumlayışla).
Kısa bir girizgahtan sonra filme gelecek olursak; filmin ismi “Viridiana”. İspanyol yönetmen Luis Bunuel’e ait. 1962 yapımı ‘Altın Palmiye’ ödüllü film siyah-beyaz ve süresi de 87 dakika. Filmde bir rahibe okulundan mezun olmak üzere olan Viridiana isimli genç bir kızın yaşadığı olaylar sonucu değişimi ve inancını sorgulama noktasına gelişi anlatılıyor. Viridiana mezun olmadan son bir kez onun eğitim masraflarını karşılayan eniştesini görmeye gidiyor. Halasına aşırı benzerliği sebebiyle eniştesi ona aşık oluyor ve akabinde gelişen olaylar sonucu eniştesi kendini asıyor. Viridiana bu olanlardan sonra çiftliğe,eniştesinin evine yerleşiyor. Etraftaki bütün fakir ve aç insanları eve topluyor; yatacak yer, yiyecek veriyor ve onlara şefkat gösteriyor. Kendini yardımseverliğe adayan Viridiana’ya eniştesinin evlilik dışı oğlu olan ve çiftliğe yerleşen Jorge da aşık oluyor ve o da karşılık alamıyor. Her gece tahta yatakların üzerinde yatan ve sürekli dua eden Viridiana günlerini eve topladığı insanları dindar ve ahlaklı insanlar yapmaya çalışarak geçiriyor. Ancak bir gün bu insanlar ev sahipleri evde yokken içeri girip kendilerine bir ziyafet hazırlıyorlar. İçki içerek kendilerinden geçiyorlar ve evi savaş alanına çeviriyorlar. Eve döndüklerinde Jorge ve Viridiana adamlardan birkaçı tarafından saldırıya uğruyor. Böylece Viridiana’nın insanları ahlaklı ve dindar bireyler yapabileceği algısı yerle bir oluyor. Filmin son sahnesi de Viridiana’nın değişen durumunu açıkça ortaya koyuyor.
Yoksul insanların  büyük bir masa etrafında oturdukları ve ‘Son Akşam Yemeği’ ni canlandırdıkları sahne ve filmin genel akışı din karşıtlığı yaptığı gerekçesiyle çekildiği yıldan itibaren 16 yıl boyunca yasaklanmış. Yönetmen filmde hem fakir zengin ayrımı hem de hayırseverlik-vicdan rahatlaması durumlarıyla kapitalizm eleştirisi yapıyor. Viridiana’nın fakir insanlara yaptığı yardımla kendi iç huzurunu sağlaması ve filmin sonunda o insanların bütün yardımları hiçe sayarak dini unsurlarla dalga geçmeleri sonucunda Viridiana’nın inancının kırılması bu durumu açıklıyor. Dini oteritelerin etkileri ve sonunda reddedilişleri insanın ahlaklı olmasında inancın gerekliliğini sorgulaması açısından önemli bir film diye düşünüyorum. Ayrıca İngmar Bergman sevenlerin filmi kesinlikle izlemelerini tavsiye ederim, ben benzer bir tat aldım çünkü.

À bout de souffle


Merhabalar. Karalama defterimin bu yazısında “Serseri Aşıklar” filminden bahsedeceğim.Ben de henüz izledim ve çok sevdim. Film Fransız yönetmen Jean-Luc Godard’ın en bilinen ve belki de en önemli filmi (Ayrıca ilk uzun metrajlı filmi). 1960 yapımı siyah beyaz film sinema tarihi açısından da oldukça önemli bir yere sahip. Süresi 86 dakika.
Filmde araba kaçakçılığı yapan ve hayatını bu şekilde sürdürmek isteyen Michel ile sokaklarda gazete satan, aynı zamanda bir gazetede stajyerlik yapan Patricia ‘nın arasındaki ilişki ve bu ilişkinin arka planında ilerleyen birtakım olaylara tanık oluyoruz. Michel, son olarak Marsilya’da bir arabayı kaçırırken istemeden de olsa bir polis memurunu öldürüyor ve Paris’e kaçıyor. Burada önceden de birkaç kere birlikte olduğu Patricia’yı buluyor ve film boyunca Patricia’yı kendisiyle Roma’ya gelmesi için ikna etmeye çalışıyor. Sonrasında gelişen durumlarsa hem Michel hem de izleyen için şaşırtıcı bir hal alıyor.
Filmin önemine gelecek olursak; film o zamana kadarki bütünsel bir kurgusu olan ve film boyunca bu kurguyu tırmandıran Hollywood filmlerinin aksine daha çok görüntüler ve diyaloglardan ibaret. Fransız Yeni Dalgası’nın François Truffaut’un 400 Darbe filmiyle birlikte ilk filmlerinden biri. Modern sinemanın kapısını aralayan film Godard’ın varoluşçuluk temelli ilk dönem filmlerinden. Godard filmi izlerken bir taraf tutmamızı istemiyor, sadece bize durumların görüntülerini sunuyor. Hollywood filmlerindeki aklı bir olaya yoğunlaştırmayı reddediyor ve izleyiciye düşünmesi ve sorgulaması için zaman tanıyor. Örneğin; filmin odak noktasını Michel’in polislerden kaçma kovalamaca sahneleri oluşturmuyor, biz bunları gazete haberlerinden öğreniyoruz. Filmin merkezinde ise Michel ve Patricia’nın ilişkiler ve hayat üzerine diyalogları ile sorgulamaları yer alıyor. Sürekli bir hareketten ziyade karakterlerin düşünce akışı ve duygu değişimlerini izlediğimiz film sinemada belli başlı kurallar olması gerektiği yaklaşımını yıkmasıyla oldukça önemli.
Filmle ilgili ilginç detaylar:
-Godard filmde doğallığın bozulmaması ve gerçeklik hissini güçlendirmek için oyuncularına bol bol doğaçlama yapma fırsatı sunmuş.
-Filmin bir yerinde Godard da oynuyormuş ama ben bulamadım.
-Senaryoyu François Truffaut bir gazete haberinden esinlenerek yazmış.
-Film çekildiği yıllarda Patricia bütün kadınları kısa saça özendirmiş.Gerçekten de çok tatlı.
-Patricia rolünü oynayan Jean Seberg filmden 20 yıl sonra intihar etmiş.
-Tekrar tekrar izlenebilecek keyifli bir film. 

Weeping Meadow

Karalama defterimin ilk yazısı olarak dün izlediğim bir filmi seçtim. Sınavlara hazırlanırken yarım bırakıp izlemediğim ve sınav geçince de hemen bilgisayarıma sarılıp açıp izlediğim bir film bu:Ağlayan Çayır. Film  Theodoros Angelopoulos’un 2004 yapımı son üçlemesinin ilk filmi. Üçlemenin diğer filmleri: Zamanın Tozu(2009) ve gösterime verilmeyen Öteki Deniz (2012). Filmin orjinal dili Yunanca. ve süresi 160 dk.
Yıl 1919. Bolşevik devrimi sırasında her yana yayılan Kızıl Ordu Odessa’yı da istila etmiştir. Bu istiladan kaçan bir grup Yunanlı mülteci Yunanistan’da bir nehrin kıyısına gelir ve film başlar.Mülteciler bu nehrin kıyısındaki arazide kendilerine bir hayat kurarlar. Filmin iki baş karakteri Alexis ve Alexis’in ailesinin savaş sırasında evlat edinmek durumunda kaldığı Eleni. Film, bu iki küçük çocuğun büyümesi,birbirlerine olan vefalı aşkları,kaçışları ve onları sınayan tüm siyasi ve sosyo-ekonomik koşullar ekseninde ilerler. Filmde sürekli devam eden kaçış, yer edinememe durumları kayıklarla simgeleştirilmiş; siyah ve beyaz bayraklar  ise bitmek bilmeyen savaş ve barışın temsilini üstlenmiş. Filmlerinde mitolojik ögelere sıklıkla başvuran Angelopoulos burada da Eleni’yi Troyalı Helen ile özdeşleştirir. “Eleni de tıpkı Troyalı Helen gibi, ne vatanı var ne de sonunda bir kalbi kalıyor” diye açıklamış bu durumu. Her ne kadar film Angelopoulos’un siyasete olan inancını kaybettiği ve daha çok bireye yöneldiği dönemlerine denk gelse de karakterleri toplumsal olaylardan soyutlamıyor ve onları toplumsal bağlamda yerlerine konumlandırarak aktarıyor. Yine Balkanların tarihi, özgürlüğü arayan bireyin tarihteki konumu ve gerçek sevginin sonsuzluğu gibi olgular göze çarpıyor.
Filmde olaylar, karakterler ve mekanlar geniş açıdan çekilerek yansıtılmış. Yavaş ve ağır ağır ilerleyen görüntüler sessiz sedasız geçip giderken filmin her sahnesi içinizde bir yumru oluşturuyor. Yine Eleni Karaindrou’ya ait olan film müzikleriyle birlikte mükemmel bir Angelopoulos filmi çıkıyor ortaya.
Image
Filmde beni en çok etkileyen sahneler:
- Alexis’in Amerika’ya gitmeden Eleni’yle iskelede ayrılışları. Eleni’nin Alexis’e ördüğü kırmızı yünden kaşkolun (sanırım kaşkol) söküldüğü sahne. Bu sahne onların birbirlerini gördükleri son sahneydi ve yünün sökülüşü güzel bir simgeleştirmeydi.
- Çifte gözdağı vermek amaçlı koyunların bacağından asıldığı sahne.
-Alexis’in Amerika hayali ve sonrasındaki hisleri. Şöyle dile getiriyor bunu Alexis Eleni’ye mektubunda:
Sevgili Eleni…
Okyanusta binlerce tehlike atlattıktan sonra Amerika’ya büyük bir heyecanla ve büyük umutlarla vardık. Ellis Adası’da bizi sıkı bir kontrolden geçirdiler. Dezenfekte edildik. Aşağılandık. Her şey yavaşça, işkence yaparcasına karanlıkta gerçekleştirildi. Kusmuk kokan pis bir odada uyandım. Markos yanımda uyuyor, horluyordu. “Amerika bu mu?” diye sordum…”
-Son olarak Eleni’nin oğlu Yannis’i kaybettikten sonraki sayıkladığı sahne.