29 Ekim 2013 Salı

American Horror Story

Korku türünü oldum olası çok sevmişimdir. Hem korkan hem de izlemek için meraktan ölenlerdenim yani. Bu diziye de  ilk nerede görüp başlama kararı aldım hatırlamıyorum ama  Dizimag'den dizi araştırırken buldum sanıyorum.

Şu an güncel olarak devam ettiğini söyleyeyim öncelikle dizinin ve de 3. sezonunda. Her sezon  farklı bir konu üzerinden ilerliyor ve farklı mekanlarda geçiyor, yani sezonlar birbirinin devamı değil; fakat arada yeni oyuncular dahil olsa ya da birileri ayrılsa da kemik oyuncu kadrosu değişmiyor.

İlk sezonun ismi American Horror Story: Murder House (her sezonda dizinin ismindeki alt başlık değişiyor konusuna göre). Klasik bir perili ev hikayesi diyebiliriz ilk sezon için, günümüzde geçiyor. Boston'dan Los Angeles'a taşınan Harmon ailesi ve 15 yaşlarındaki kızları Violet'in yeni komşularıyla tanışmaları ve evde yaşadıkları esrarengiz olaylar konu ediliyor.  Çokça işlenen bir konu bu elbette, çok fazla perili ev hikayeli film vardır.Fakat dizinin çekimleri, görüntüler ve de oyunculuklar gayet başarılı olduğundan kendini bu klişeden sıyırmış diyebilirim. Violet karakterini çok sevmiştim bu sezonda 3. sezonda da var aynı oyuncu, ismini hatırlayamadım şu an.


İkinci sezon American Horror Story: Asylum. 1964 yılında bir akıl hastanesinde geçiyor. Tesisi kuran bir rahip, yöneticisi birkaç rahibe, bir psikiyatrist ve bir bilim adamı dizinin baş karakterleri. Kimisi gerçekten hasta kimisi de bir şekilde oraya kapatılmış insanlara yapılan muameleler çarpık bir sistemle ilerleyen tesis kurallarıyla birleşince içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Hani sonunda "yok artık nasıl olur bu, o kişi bu kişi miymiş" gibi tepkiler verdiğimiz filmler vardır ya aynen öyle. Filmler diyorum çünkü bu tarz başka bir dizi izlemedim. En sevdiğim sezon bu sezondu benim.


Üçüncü sezondan da izlediğim kadarıyla bahsedeyim. Bu sezonun ismi American Horror Story: Coven. Şu an'a kadar 3 bölüm yayımlandı. Bu sezon da günümüzde geçiyor fakat geçmişten bazı karakterler de  var. Adından anlaşılacağı üzere bir cadı hikayesi işleniyor bu sezonda. Cadı konulu her şeyi çok sevdiğimden, bu sezonun konusu ayrı bir mutlu etmişti beni. Görgü okulu dedikleri bir evde yaşayan ve her birinin ayrı bir doğaüstü gücü olan cadıların yaşamları anlatılıyor. Şu an gayet güzel ilerliyor bu sezon da, ben sevdim açıkçası.



Dizide sevdiğim şeyler ise genel olarak şöyle:
  • Korku türü zor bir tür şu açıdan; eğer yeterince iyi işlenmezse korkutmuyor sadece güldürüyor. Ve de bu anlamda seyretmek için bir şeyler bulmak da gayet güç bence. Bir şey izlemeye başlıyorsunuz korku türü adı altında, sonra pat bir şey oluyor "Ne saçma!" diye geçiriyorsunuz içinizden ve soğuyorsunuz izlediğiniz o şey her ne ise dizi ya da film. American Horror Story bana hiçbir an yaşatmadı bu anlamda, son derece esrarengiz ve korkutucu.
  • Dizi drama/korku olarak geçiyor,yani salt korkutmaya yönelik bir dizi değil. Ayrıca özellikle 2. ve 3. sezonda ırk teması ve azınlık hakları gibi konulara da değiniliyor.
  • İçeriği hakkında şunu da söylemeliyim. Dizi sürekli korkunç sahnelerle ilerlemiyor. Her an "ay oradan ne çıkacak acaba" diye tetikte olmuyorsunuz. Aşk, aile ilişkileri ve diğer başka şeyler de konuya dahil oluyor. 
  • Oyunculardan en sevdiklerim Evan Peters, Jessica Lange ve Taissa Farmiga (1. sezondaki Violet)
  • Ayrıca dizinin jeneriklerinden bahsetmesem olmaz. Her sezonun jenerikleri birbirinden güzel ve es geçilmemiş, son derece özen gösterilmiş.Ama geceleri izliyorsanız ve de yalnızsanız jenerikleri izlemeseniz de olur.

İlgilenene keyifli seyirler.




23 Ekim 2013 Çarşamba

Heavenly Creatures

Kate Winslet 'ın oynadığı ilk sinema filmiymiş Heavenly Creatures. Türkçe'ye "Cennet Yaratıkları" olarak çevrilmiş. Yönetmeni Peter Jackson. Yüzüklerin Efendisi serisi ve King Kong gibi filmlerin yönetmeni.

Filmin çekildiği yıl 1994 ancak film 1950'lerde geçiyor ve gerçek bir hikayeye dayanıyor konusu.

 Filmi çok sevdim mi?
Pek sayılmaz.
Ama filmden etkilendim mi?
Evet. Sebeplerine değinicem birazdan ama önce konusundan bahsetmek istiyorum.

Film genel itibariyle iki yakın arkadaşın, belki arkadaşlıktan biraz daha farklı ve güçlü  bir bağlılığı olan 15-16 yaşlarındaki iki kızın birbirlerinden ayrı kalmamak için neler yapabileceklerinin hikayesi. Baş karakterler Juliet Hulme ve Pauline Parker. Yeni Zelanda'da bir kız lisesine gidiyor Pauline ve genel olarak içine kapanık ve asık suratlı biri. Juliet ise aksine canlı, hareketli hatta çok hareketli bir kız. İngiltere'den sağlık problemleri için geliyor oraya.


 İkisinin de çocuklukta geçirdikleri rahatsızlıkları ilk ortak noktaları oluyor, sonrasında da yavaş yavaş bir bağ oluşmaya başlıyor aralarında. Birlikte bisiklet sürüyorlar, ormanlarda oradan oraya koşup şarkılar söylüyorlar, birlikte bir roman yazıyorlar , kilden küçük heykelcikler yapıyorlar, kısacası çok eğleniyorlar. Kafalarında oluşturdukları ve "4. dünya" olarak adlandırdıkları bir yere ait hissediyorlar kendilerini. Ailelerinden bıkıp usandıkça da Amerika'ya gitme ve film yıldızı olma, kitaplarını yayımlama gibi  hayaller kuruyorlar. Bunlara ulaşmak için önlerinde tek bir engel kaldığını düşünüyorlar. Pauline'nin gitmesine izin vermeyen annesi Honorah Rieper. Onu öldürmeleri gerektiğine karar veriyor Pauline ve çıktıkları bir yürüyüşte Juliet'le birlikte annesinin kafasına bir taşla vurarak öldürüyorlar. İşte böyle.

Bu kadar detaylı bahsettim konusundan çünkü dediğim gibi gerçek bir olaya dayanıyor konusu. Küçük çaplı bir araştırma yaptım internet üzerinden. Yeni Zelanda'da Parker- Hulme cinayeti olarak biliniyor ve 1954 yılında yaşanmış.  Filmde gerçek isimler kullanılmış yani olayı yaşayanların isimleri ve ayrıca film, olayın yaşandığı yerde çekilmiş.

Cinayetin yaşandığı yer ChristChurch şehrindeki Victoria Park. Aynı filmde olduğu gibi o gün birlikte bir yürüyüşe çıkıyorlar Juliet, Pauline ve annesi. Ormana girmeden bir pastanede çay içiyorlar, kurabiyeler yiyorlar ve ardından  da ormana gidiyorlar ve cinayet gerçekleşiyor. Juliet ve Pauline olaydan sonra aynı pastaneye tekrar geliyorlar ve oranın sahiplerine annesinin düştüğünü ve kafasını çarptığını söylüyorlar. Ancak polisin yaptığı incelemeler sonucunda Pauline'in günlüğü bulunuyor ve gerçek açığa çıkıyor. Yaşları küçük olduğu için 5'er yıl hapishanede kalıyorlar. Hapishaneden çıktıktan sonra Juliet Hulme Amerika'ya gidiyor ve Anne Perry ismiyle cinayet romanları yazmaya başlıyor. Pauline ise İngiltere'ye gitmeden bir süre Yeni Zelanda'da gözetim altında kalıyor ve bir binicilik okulunda çalışıyor. Annesinin ölümü için vicdana azabı çektiğini söylüyor ve yıllarca cinayet hakkında kimseyle konuşmuyor. Bazı kaynaklar onların bir daha hiç görüşmediklerini yazsa da böyle bir durum olmadığı söylentileri de var. Bu bilgiler için de şuradan (Wikipedia) faydalandım.

Juliet Hulme, ilerleyen yıllarda Pauline'le takıntılı bir ilişkilerinin olduğunu ama lezbiyen olmadıklarını söylemiş.Film de bu ince çizgide gidip geliyor zaten. Birbirlerine çok bağlılar ve birbirlerini çok seviyorlar ama aralarında duygusal bir konuşma hiç geçmiyor. Birbirlerinin yanında var olabiliyorlar, birlikte hayaller kuruyorlar, hep birlikte olmak istiyorlar. Bazı noktalarda boşluklar olsa da aralarındaki yalnızca çok güçlü bir bağdı  bana göre, biraz da takıntılı bir bağ.

Filmin konusu gördüğünüz gibi son derece ilginç ve belki de hala sorgulanabilecek bazı durumlara sahip. Ancak filmde olayların altının çok doldurulamadığını düşünüyorum. Pauline'in annesinden nefret etmeye başlaması ve ölüm kararı biraz birdenbire gibi olmuş ve filmin içine, karakterlere yeterince sindirilememiş.Annesini öldürme gibi son derece ciddi ve korkutucu bir kararı verme aşamasına gelişinde kopukluklar vardı.

Bunun dışında Kate Winslet'ın oyunculuğunu biraz abartılı buldum. Muhtemelen ilk filmi olması dolayısıyla biraz oyunculuğunu kanıtlama çabasıyla fazla büyük oynamış ama diğer filmlerinde son derece başarılı bulduğum bir oyuncu. Ayrıca Pauline rolündeki Melanie Lynskey'nin de ilk sinema tecrübesiymiş bu film.

İlginizi çekerse ne mutlu.














18 Ekim 2013 Cuma

Blue Jasmine

Woody Allen'ın son filmi Blue Jasmine. Hala vizyonda mı bilmiyorum ben geçen hafta izlemiştim ama eğer öyleyse izlemenizi öneririm.

Woody Allen benim çok sevdiğim yönetmenlerden biri. Onun üslubuna ve insan ilişkilerini bu denli güzel işlemesine bayılıyorum. Canım sıkkınsa eğer mutlaka bir filmini izlemeye çalışıyorum, kesinlikle sıkıntım geçiyor. Woody Allen sevenler ne demek istediğimi anlıyordur. Hala yaşayan bir sinemacı olmasına da çok seviniyorum, daha çok film çeksin de bizler de izleyelim.

Ben ilginç bir şekilde Ferzan Özpetek ve Woody Allen filmlerinden benzer bir tat alıyorum. Woody Allen daha varoluşçu bir sinemacı F. Özpetek'e göre fakat bir filmi izledikten sonra içinizde belirgin bir his oluşur ya hani iki yönetmenin filmlerini izlediğimde benzer bir tat bırakıyor bende.Tabi Ferzan Özpetek'in ilk dönem filmlerini bunun dışında tutmakta fayda var.

Blue Jasmine de tipik bir Woody Allen filmi. Jasmine rolünde Cate Blanchett var. New York'lu Antropoloji bölümünü milyarder kocası Hal ile evlenince bırakan Jasmine kocası iflas edip hapse girdikten sonra evi terk ediyor ve San Francisco'ya üvey kız kardeşinin yanına taşınıyor. Jasmine'nin bol partili,davetli sosyetik yaşamı böylece değişmek durumunda kalıyor.

 Kız kardeşi Ginger ise Jasmine'nin aksine son derece rahat ve samimi, Jasmine göre de biraz görgüsüz bir kadın. Kasiyerlik yapıyor ve eğitim seviyesi düşük ama onu seven erkekleri hayatına dahil ediyor. Jasmine ise bu süreçte kendine yeni meslekler edinmeye çalışıyor, neden okulunu yarıda bıraktığından yakınıyor. "Asla beynimi kullanmadığım bir işte çalışamam." diyor. Ama sonra bir dişçide çalışmaya başlıyor, bir yandan bilgisayar kursuna gidiyor. Asıl amacı internet üzerinden bir programla alacağı eğitimle modacı olmak. Tabi bir yandan gittiği davetlerde zengin birileriyle tanışma çabalarına da tanık oluyoruz. Görüyoruz ki zengin koca bulup  hayatını kurtarma algısı her yere sinmiş durumda. Sonunda istediği gibi biriyle tanışıyor, kendini modacı olarak tanıtıyor ve her şey yolunda ilerliyor, Jasmine de yaşadıklarına inanamıyor ama yalanlarının ortaya çıkması çok da uzun sürmüyor tabi.

Jasmine, Jasmine'e asılan Ginger'ın arkadaşı, Ginger'ın erkek arkadaşı ve Ginger

Film geçmiş ve şimdi arasında gidip geliyor ve biz de Jasmine'nin iki yaşamı arasındaki farkı çok net görebiliyoruz. Jasmine başına gelenleri bir türlü kabullenemiyor ve etrafındaki tanıdığı tanımadığı herkese yaşadıklarını anlatıyor. Hani herhangi bir şey için bir kuyrukta bekliyorsunuzdur da birileri alakasız bir şekilde yanınıza yaklaşıp hayatından bahsetmeye başlar. İşte aynen öyle bir insan oluyor Jasmine. "Blue Moon, bizim yıl dönümümüzde çalardı." diyerek şu şarkıdan bahsediyor sürekli. Çok da güzel bir şarkı.

Açıkçası ben filmi sevdim. Bir Manhattan ya da Midnight in Paris değil belki ama izlerken oldukça keyif veren bir film olduğunu söyleyebilirim. Zaten ben her türlü severim Woody Allen filmlerini, kimini az severim kimini daha çok ama hep severim.