28 Temmuz 2013 Pazar

Der Himmel über Berlin/ Wings of Desire

      " Çocuk, çocukken 
        kollarını sallayarak yürürdü
        derenin ırmak olmasını isterdi
        ırmağın da sel
        ve şu birikintinin de deniz olmasını...
        Çocuk çocukken
        çocuk olduğunu bilmezdi
        her şey yaşam doluydu
        ve tüm yaşam birdi...
        Çocuk çocukken
        hiçbir şey hakkında fikri yoktu
        alışkanlıkları yoktu
        bağdaş kurup otururdu
        sonra koşmaya başlardı
        saçının bir tutamı hiç yatmazdı
        ve fotoğraf çektirirken poz vermezdi..."


  Peter Handke'nin 'Çocukluk Şarkısı' şiirinin bu güzel mısralarıyla başlıyor film. Peter Handke aynı zamanda Wim Wenders ile birlikte filmin senaristlerinden biri. Yönetmen Wim Wenders ve yapım yılı 1987. 

 Film, 1980'lerin sonlarına doğru Berlin Duvarı'nın yıkılışı öncesinde geçiyor. Berlin'de yaşayan ve buraya göç etmiş insanların ruh halleri, istekleri, hayalleri, beklentileri ve gündelik hayat dair hesapları Damiel ve Cassiel adlı iki meleğin gözünden aktarılıyor. Melekler yollarda, kütüphanelerde ya da binaların tepelerinde dolaşarak insanları gözlemliyor ve kimi zaman notlar alıyorlar; ancak olaylara müdahale edemiyorlar. Sıradan iki insan görünümünde olan melekleri yalnızca çocuklar görebiliyor bir de diğer melekler. Zamanın başlangıcından beri var olan, savaş yıllarına,insanların, toplumların ve doğanın tüm değişimlerine tanıklık etmiş olan melekler, kimi zaman gülümseyerek kimi zaman da üzülerek insanların iç dünyalarında hissettiklerini ve birbirleriyle ilişkilerini izliyorlar.  Meleklerden Damiel zaman zaman bu ruhani varlığından sıkılıyor ve ölümlü olmak, diğer insanlar gibi yaşamak istiyor. Bir gün gittiği bir Fransız sirkinde Marion isimli bir trapezciye aşık olduktan sonra da ölümlü bir insan olmaya karar veriyor.

Filmde insanların arzuları,içsel kargaşaları ve varoluş çabaları,  ikiye bölünmüş bir ülkenin insanların ruhunda yarattığı yaralar ve ülkenin değişen iç dinamikleri fonu üzerinden yansıtılıyor. Barışa duyulan özlem yaşlı bir adamın içinden geçen şu sözlerle aktarılıyor:
" Kimse barış hakkında epik  bir şarkı söylemeyi başaramadı. Bu barışta ne vardır ki pek uzun sürmez ve ondan pek bahsedilmez."

Filmin bir kısmı siyah beyazken bir kısmı renkli. İnsanların melekleri göremediği ilk kısım siyah-beyaz çekilmiş ve Damiel'in insan olduktan sonraki kısım ise renkli. Damiel'in ruhani yaşamından sıkılması ve insan yaşamının en basit eylemini bile yaşamayı çok istemesi sonucu onun dünyevi yaşama adım atmasıyla film de renkleniyor.

Filmin bel kemiğini oluşturan ve özellikle bazı kısımlarını geriye alarak tekrardan izlediğim monolog kısımları çok şairane ve çok güzel. Günlük hayatın akışında süregelen davranışlar ve yaşantıların dışında, insanın iç dünyasında hissettikleri, hayat mücadeleleri, üzüntüleri ve mutlulukları şiirsel bir dille anlatılıyor. Trapezci Marion'un sirkin kapatılacağını öğrendiğinde hissettikleri ve iç konuşması benim için en güzel örneklerden biriydi.



" Böyle olacağını hiç düşünmemiştim. Ya sonra? Garsonluğa geri dönerim. Bu gibi anlar on sene sonrası için, sadece güzel anılar olarak kalacak. Zaman her yarayı iyileştirir. Ama ya zamanın kendisi bir hastalıksa? Sanki bazen, hayata devam edebilmek için eğilmek gerekiyor. Sanki acının bir geçmişi yok. Her şey gerçek olamayacak kadar güzelleştiğinde bitiveriyor...

Filmde Nick Cave konserlerine gidilmesiyle ağırlıklı olarak onun müzikleri duyuluyor. Ancak bunun yanı sıra, Berlin'in kozmopolit yapısına uygun olarak içinde 'Leylim Ley' türküsünün de yer aldığı farklı müzik türlerine yer verilmiş.

Filmin sonunda 'Devamı gelecek' ibaresiyle 1993 yapımı "Öylesine Uzak Öylesine Yakın" filmine atıfta bulunuyor yönetmen. Ben henüz bu filmi izlemedim ama Berlin Duvarı'nın yıkılışı sonrasında geçiyormuş. 

Son olarak da "Tüm eski meleklere adanmıştır. Ama özellikle Ozu, François ve Andrzej'e..." cümleleriyle film sonlanıyor.

Açıkçası ben filmi çok sevdim.  Çok çok tavsiye ederim!