30 Mayıs 2013 Perşembe

Tokyo Monogatari

Uzakdoğu sinemasına ait bu filmi izlemeden önce içimde bazı tereddütler vardı. Çünkü Uzakdoğu'ya dair tek beğenim çocukluktan kalma-hala da seviyorum- animelerdi. Bunun dışında da izlediğim filmlerde öyle çok sevdiğim olmamıştı. Yine de izledim bu filmi ve çok sevdim. Bir nevi önyargım kırılmış oldu böylece.



Film, Japon yönetmen Yasujiro Ozu'ya ait. 1953 yapımı ve siyah-beyaz. Süresi de 136 dakika. Konusu ise şöyle: Japonya'da küçük bir kentte yaşayan yaşlı bir çift evli çocuklarını görmek için Tokyo'ya onları ziyarete giderler. Bir süre doktor olan büyük oğullarının evinde kalırlar, ardından da büyük kızlarına giderler. Ancak çocukları günlük işlerine öylesine dalmıştır ki onlarla ilgilenmek istemezler ve başlarından savmak için onları Atami kaplıcalarına gönderirler.Çiftin Tokyo seyahatleri esnasında onlarla en çok ilgilenen,onları gezdiren ve son gece annelerine ev sahipliği eden kişi savaşta ölmüş oğullarının dul eşi Noriko'dur. Çocuklarının ne kadar değiştiğini gören ve kırgın bir şekilde evlerine dönen çiftin sonrasında yaşadıklarıysa çocukları için olmasa bile izleyen için oldukça üzücü bir hal alır.

Film, Japon toplumunda modernite adı altında yaşanan değişimlerin insan ilişkilerine etkisini başarılı bir şekilde yansıtıyor. Şehir yaşantısı, önemsiz gündelik işlerde boğulma, küçük para hesaplarının aile içi ilişkilere dahi bu denli yansıması savaş sonrası bireyselleşen toplumun yansımaları olarak göze çarpıyor. Birkaç günlüğüne bile olsa ailesiyle ilgilenmek yerine her gün yaptıkları işleri daha önemli bulan çocuklar yaşanan acı olay sonrasında bile bu yaklaşımlarından vazgeçmiyorlar,hepsi bir an önce işlerine ve evlerine dönmek istiyor. Büyük kızlarının akan gözyaşlarının dahi kendi iç hesaplaşmalarından kaynaklandığını söylemek hiç de yanlış olmaz ya da küçük oğulları Keizo'nun tören esnasında orada bulunmak istememesi yine kendi vicdanının ona baskısından kaynaklanır.

Benmerkezci yaklaşımlar, kendi hayatına odaklanmalar, insani davranışların unutulması,sevgisizlik gibi kavramların veya yaşantıların doğal akışıyla film oldukça gerçekçi bir yapıya kavuşuyor. Gelenekselle modernizmin ayrışması ekseninde bir ailenin yaşantısından evrensele ışık tutuyor. Basit bir dil ve akıcı üslubuyla içine öyle dahil ediyor ki film ne zaman bitti anlamıyorsunuz. Oyunculuklar da gayet başarılı.


Siz de benim gibi Uzakdoğu sinemasını pek sevemedim diyorsanız bu filmden başlamanızı tavsiye ederim. Filmin İmdb puanı 8.2. Benden de 9 puan aldı. İlgilenene keyifli seyirler.

24 Mayıs 2013 Cuma

Blogspot'dan merhaba!


Bir süredir Wordpress mi Blogspot mu kullanmanın daha iyi olduğu konusunda kararsızlıklar yaşıyordum. Sonunda bugün kararımı verdim ve yazılarımı buraya taşıdım. Tasarımla da oynadım. Wordpress'de yazı stili ve tasarım Blogspot'a göre daha soğuk, ayrıca Blogspot'da daha çok kişiye ulaşılıyor sanıyorum. Sözün kısası artık burada yazacağım. :)

Gergedan Mevsimi


Kendisini ilk olarak “Kaplumbağalar da Uçar” filmiyle tanıdığım Bahman Ghobadi’nin son filminden bahsedeceğim sizlere. Filmle ilgili olumlu olumsuz yazılmış çizilmiş,oyunculuklarla ilgili de. Oyunculuklarla ilgili benim de eleştirdiğim noktalar var; ancak ben filmi genel itibariyle sevdim. Gerçek bir hikayesi olması,yönetmenin sürgün edilişi ve filmi çekme nedenleriyle ilgili söyledikleri beni epey etkiledi. 
Film, İran islam Devrimi sırasında 27 yıl hapis yatan İranlı Kürt şair Sadegh Kamangar’ın hikayesinden yola çıkıyor. Filmin baş kahramanı Sahel 30 yıl, eşi Mina ise 10 yıl hapis yatıyor. Mina hapisten çıktığında iki çocuğuyla birlikte İran’dan İstanbul’a gidiyor. Tıpkı Sadegh Kamangar’ın ailesine söylendiği şekilde Mina’ya da kocasının öldüğü söyleniyor. 20 yıl sonra hapisten çıkan Sahel ise İstanbul’a giderek eşini arıyor ve hikaye de bu şekilde ilerliyor.
Oyunculuklar açısından beni en çok etkileyen karakter Akbar Rezai’yi oynayan Yılmaz Erdoğan oldu. Özellikle ruju emdiği ve ağlayan gözlerle Mina’ya baktığı sahne çok etkileyiciydi. Yine Behrouz  Vossoughi ve Monica Belluci’nin oyunculukları da oldukça başarılıydı. Beren Saat ise ortalamanın altında bir performans sergilemiş bana göre.
Filmde Sadegh Kamangar’ın şiirleri İranlı bir kız tarafından okunmuş. Şiirler eşliğinde yavaş plan sekanslar halinde akan görüntülerle önceki filmlerinden farklı bir film ortaya koymuş yönetmen. Oluşturduğu hikayede tamamen kendi duygu ve düşüncelerini yansıttığını ve ölmemek için bu filmi çektiğini söylüyor. Şöyle diyor Bahman Ghobadi: “Bir sanatçı bir an önce sanatını icra etmeli, etmezse o zaman ölür.”
‘Öteki Sinema’ programında Bahman Ghobadi’yi izlemek isteyenler şu videodan bakabilir. Ben izleyince kendisini daha bir sevdim, çok net ve samimi buldum.Keyifli izlemeler dilerim. 

Yalnız Kadınlar Arasında- Cesare Pavese



Gitmek istiyordum. Bütün bunlar geçmişimdi benim, dayanılmaz, bu kadar değişik, bu kadar ölü geçmişim. O yıllar boyunca kaç kez-daha sonraki yıllarda da bu konuyu düşündükçe- yaşamımın amacının başarıya ulaşmak, önemli biri olmak ve günün birinde çocukluğumun geçtiği bu daracık sokaklara dönüp bu tanıdık yüzlerin, bu sıradan insanların sıcaklığına, şaşkınlığına, övgülerine tanık olmak olduğunu söylemiştim kendime. Ve başarılı olmuştum, dönmüştüm; ve o yüzlerin, tanıdık insanların tümü yok olmuştu. Carlotta gitmişti, Lungo, Giulio, Pia, yaşlı kadınlar da. Guido da gitmişti. Gisella gibi kalanlar için de ne bizim, ne de o yılların önemi vardı. Maurizio insanın istediğini hep elde ettiğini, ancak işin işten geçmiş olduğunu söyler.” (Can Yayınları, 1950, s. 56-57)

Sen Aydınlatırsın Geceyi

"İnsan endişeden yaratılmıştır." Euripides
Onur Ünlü’ye ait filmin  süresi 107 dakika. Eflatunfilm yapımı. Oyuncular arasında Ali Atay, Demet Evgar, Damla Sönmez, Ahmet Mümtaz Taylan, Cengiz Bozkurt ve Serkan Keskin gibi isimler var. Çoğunu Leyla İle Mecnun’dan biliyoruz zaten. Türk sinemasında artık  pek görmediğimiz bir şekilde film siyah-beyaz. Siyah-beyaz filmleri seven benim üzerimde güzel bir etki yarattı bu durum. Onur Ünlü de söyleşide her yönetmenin bir siyah-beyaz film çekmek isteyeceğini ve filmin konusunu daha iyi yansıtabilmek için böyle bir tercihi olduğunu söyledi.
Film Manisa’nın Akhisar ilçesinde geçiyor. Adını nadiren duyduğumuz, medyada da pek yer etmeyen şehirlerde film çekme durumu son zamanlarda arttı gibi. Kelebeğin Rüyası (Zonguldak) ve Araf (Karabük) da bu örneklerden. Bu durum beni sevindiriyor çünkü belli alanlarda yoğunlaşmayı engelleyip, farklı coğrafyaların varlığını bize tekrar tekrar anımsatıyor.
Filmde bir berber dükkanında çalışan ve babasıyla yaşayan Cemal ve onun hayatına dahil olan insanların hayatlarına tanık oluyoruz.Genel olarak gerçek ve hayalin iç içe geçmiş olduğu filmde karakterlerin hemen hepsinin doğaüstü güçleri var; ölümsüzlük, zamanı durdurma, duvarlardan geçme, duvarların arkasını görebilme ve elleriyle nesneleri yönlendirebilme gibi. Bir tek Cemal’in babasının bir yeteneği yoktu, daha doğrusu birçok izleyici gibi ben de öyle sandım. Ancak söyleşide Onur Ünlü onun da bir yeteneği olduğunu, daha dikkatli izlenmesi gerektiğini söyledi. Filmi bir kere daha izlemek gerekli diye düşünüyorum birçok açıdan.Ayrıca karakterlerin doğaüstü yetenekleri olması kimseye garip gelmiyor filmde. Yani film bir süper kahramanlık filmi değil. Onur Ünlü bir röportajında şöyle açıklamış bu durumu:
 Parmağıma değil, işaret ettiğime bak, hep söylediğim gibi. Ben hikayeyi, bunların bu güçleri olmasaydı, neler olurdu diye düşünerek kurmaya çalıştım. O duvarın içini görmeseydi de, aralık kapıdan görseydi, olurdu. Asıl kuvvetini olağanüstü olandan değil, insan olmaktan kaynaklanan çatışmadan alsın istedim.”
Filmde komik ögeler olmasına rağmen kesinlikle bir komedi filmi değil, aksine dram ağırlıklı. İnsanlarda genellikle öyle bir algı oluşuyor. Leyla İle Mecnun dizisini sevenlerde özellikle. Diziyi ben de takip ediyorum, bu yüzden bir önyargım vardı dizideki birçok oyuncunun filmde de rol alıyor olması konusunda. Ancak izleyicilerde – yalnızca bizim salonda böyle olduğunu da sanmıyorum- genellikle her şeye gülme refleksi vardı. Bu durum beni biraz rahatsız etti.
Filmde benim en sevdiğim/etkilendiğim sahneler şunlar oldu:
1. Cemal’in doktorun verdiği antidepresan ilaçlarını Yasemin’le paylaştığı ve kusarken evlilik teklif ettiği sahne. Alışılanın epey dışındaydı ve şu anlamda ilginçti bana göre. Toplumda fazlaca değer biçilen belli başlı bazı durumlar, yaşantılar vardır evlilik, evlenme teklif an’ı gibi. O sahne evliliğin ileriki aşamalarından bir sahneyle evlilik teklifi an’ının birleşimiydi ve tabu yıkıcıydı. Karakterlerin doğaüstü güçlerinin olmasının bir önemi olmaması gibi o an’ın da algılarımızdaki yeriyle oynanması gayet güzeldi. Evet güldük ama bir şeyler de aldık o sahneden.
2. Cemal’in karısını kıskanıp dövdükten sonra karısının kuyumcuya gitme sebebini öğrenmemiz ve kalkıp yemek hazırlamaya gidişi. Hepsi ne kadar gerçekti.
3. Cemal’in karısından özür dilemek için kitapçı kızdan aldığı Shakespeare’in Soneleri’nden bir parça karısına okuduğu sahne. Burada da yine Romeo ve Juliet’teki meşhur balkon sahnesine benzer bir sahne vardı. Ancak tam şiir okunması esnasında Cemal’in babasının içeri girmesiyle bu sahne de deformasyona uğruyordu. Evlilik sahnesinin bir benzeri de bu sahneydi diyebilirim.
4. Kitapçı kızın zamanı durdurduğu sahne. Aşık olma an’ının çok hoş bir tarifiydi. Ayrıca tüm bu hayat kargaşası ve koşuşturmaların içerisinde bir an’lığına bile olsa zamanın durmuş olması bende çok güzel bir etki yarattı.
5. Cemal’in kitapçı kızın kollarını kesmesi, sonrasında yanında taşıması ve elleri birbirine birleştirdiği son sahneler.
Cemal’in hayatına giren iki kadının da ortak özellikleri olması, ikisinin de kendine yalan söylediğini düşünerek onları cezalandırması ve kadınların ailevi yaşantılarının birbirine benzemesi durumlarının yönetmende ya da filmde bir alt karşılığı olsa gerek. Doktorun gözünden kan gelmesi ve bunu sürekli mendille silmesinin de. Bazı anlaşılamayan detaylar ikinci izlenişte daha iyi anlaşılır sanıyorum.
Filmdeki önemli bir diğer şey de sahnelerin ani kesintilerle birbirinden ayrılmasıydı. Onur Ünlü söyleşide izleyiciyi filme çok kaptırmama ve düşünmesi için zaman tanıma sebebiyle böyle bir yol izlediğini söyledi. Brecht’in oyunlarından bildiğimiz bu yöntem filmde de istediği amaca ulaşıyor. Filmde Cemal’in motor sürmeleri, çalan müzikler ve doğa sizi öyle içine alıyor ki dev bir adam görmek ya da duvarlardan geçebilmek size hiç tuhaf gelmiyor.Oyuncuların şiveli konuşmalarını fragmanı izlediğimde biraz yadırgamıştım ama izlerken önyargılarım kırıldı. Oyunculuklar gayet başarılıydı. 
Türk sinemasında farklı bir ses olan bu filme puanım 10 üzerinden 8.

Viridiana


İnanç,Tanrı kavramı, bunların insan yaşamındaki yeri ve toplumu biçimlendirmedeki etkilerinin yanı sıra sanattaki yansımaları da yüzyıllardır devam ediyor. Bu anlamda mimaride ve resim sanatında çokça kullanılan konulardan biri  İsa’nın çarmıha gerilmeden önce havarileriyle yediği son yemek. Bu yazımda bahsedeceğim filmdeki ilgimi çeken durum da  bu sahnenin canlandırılmasıydı (farklı bir yorumlayışla).
Kısa bir girizgahtan sonra filme gelecek olursak; filmin ismi “Viridiana”. İspanyol yönetmen Luis Bunuel’e ait. 1962 yapımı ‘Altın Palmiye’ ödüllü film siyah-beyaz ve süresi de 87 dakika. Filmde bir rahibe okulundan mezun olmak üzere olan Viridiana isimli genç bir kızın yaşadığı olaylar sonucu değişimi ve inancını sorgulama noktasına gelişi anlatılıyor. Viridiana mezun olmadan son bir kez onun eğitim masraflarını karşılayan eniştesini görmeye gidiyor. Halasına aşırı benzerliği sebebiyle eniştesi ona aşık oluyor ve akabinde gelişen olaylar sonucu eniştesi kendini asıyor. Viridiana bu olanlardan sonra çiftliğe,eniştesinin evine yerleşiyor. Etraftaki bütün fakir ve aç insanları eve topluyor; yatacak yer, yiyecek veriyor ve onlara şefkat gösteriyor. Kendini yardımseverliğe adayan Viridiana’ya eniştesinin evlilik dışı oğlu olan ve çiftliğe yerleşen Jorge da aşık oluyor ve o da karşılık alamıyor. Her gece tahta yatakların üzerinde yatan ve sürekli dua eden Viridiana günlerini eve topladığı insanları dindar ve ahlaklı insanlar yapmaya çalışarak geçiriyor. Ancak bir gün bu insanlar ev sahipleri evde yokken içeri girip kendilerine bir ziyafet hazırlıyorlar. İçki içerek kendilerinden geçiyorlar ve evi savaş alanına çeviriyorlar. Eve döndüklerinde Jorge ve Viridiana adamlardan birkaçı tarafından saldırıya uğruyor. Böylece Viridiana’nın insanları ahlaklı ve dindar bireyler yapabileceği algısı yerle bir oluyor. Filmin son sahnesi de Viridiana’nın değişen durumunu açıkça ortaya koyuyor.
Yoksul insanların  büyük bir masa etrafında oturdukları ve ‘Son Akşam Yemeği’ ni canlandırdıkları sahne ve filmin genel akışı din karşıtlığı yaptığı gerekçesiyle çekildiği yıldan itibaren 16 yıl boyunca yasaklanmış. Yönetmen filmde hem fakir zengin ayrımı hem de hayırseverlik-vicdan rahatlaması durumlarıyla kapitalizm eleştirisi yapıyor. Viridiana’nın fakir insanlara yaptığı yardımla kendi iç huzurunu sağlaması ve filmin sonunda o insanların bütün yardımları hiçe sayarak dini unsurlarla dalga geçmeleri sonucunda Viridiana’nın inancının kırılması bu durumu açıklıyor. Dini oteritelerin etkileri ve sonunda reddedilişleri insanın ahlaklı olmasında inancın gerekliliğini sorgulaması açısından önemli bir film diye düşünüyorum. Ayrıca İngmar Bergman sevenlerin filmi kesinlikle izlemelerini tavsiye ederim, ben benzer bir tat aldım çünkü.

À bout de souffle


Merhabalar. Karalama defterimin bu yazısında “Serseri Aşıklar” filminden bahsedeceğim.Ben de henüz izledim ve çok sevdim. Film Fransız yönetmen Jean-Luc Godard’ın en bilinen ve belki de en önemli filmi (Ayrıca ilk uzun metrajlı filmi). 1960 yapımı siyah beyaz film sinema tarihi açısından da oldukça önemli bir yere sahip. Süresi 86 dakika.
Filmde araba kaçakçılığı yapan ve hayatını bu şekilde sürdürmek isteyen Michel ile sokaklarda gazete satan, aynı zamanda bir gazetede stajyerlik yapan Patricia ‘nın arasındaki ilişki ve bu ilişkinin arka planında ilerleyen birtakım olaylara tanık oluyoruz. Michel, son olarak Marsilya’da bir arabayı kaçırırken istemeden de olsa bir polis memurunu öldürüyor ve Paris’e kaçıyor. Burada önceden de birkaç kere birlikte olduğu Patricia’yı buluyor ve film boyunca Patricia’yı kendisiyle Roma’ya gelmesi için ikna etmeye çalışıyor. Sonrasında gelişen durumlarsa hem Michel hem de izleyen için şaşırtıcı bir hal alıyor.
Filmin önemine gelecek olursak; film o zamana kadarki bütünsel bir kurgusu olan ve film boyunca bu kurguyu tırmandıran Hollywood filmlerinin aksine daha çok görüntüler ve diyaloglardan ibaret. Fransız Yeni Dalgası’nın François Truffaut’un 400 Darbe filmiyle birlikte ilk filmlerinden biri. Modern sinemanın kapısını aralayan film Godard’ın varoluşçuluk temelli ilk dönem filmlerinden. Godard filmi izlerken bir taraf tutmamızı istemiyor, sadece bize durumların görüntülerini sunuyor. Hollywood filmlerindeki aklı bir olaya yoğunlaştırmayı reddediyor ve izleyiciye düşünmesi ve sorgulaması için zaman tanıyor. Örneğin; filmin odak noktasını Michel’in polislerden kaçma kovalamaca sahneleri oluşturmuyor, biz bunları gazete haberlerinden öğreniyoruz. Filmin merkezinde ise Michel ve Patricia’nın ilişkiler ve hayat üzerine diyalogları ile sorgulamaları yer alıyor. Sürekli bir hareketten ziyade karakterlerin düşünce akışı ve duygu değişimlerini izlediğimiz film sinemada belli başlı kurallar olması gerektiği yaklaşımını yıkmasıyla oldukça önemli.
Filmle ilgili ilginç detaylar:
-Godard filmde doğallığın bozulmaması ve gerçeklik hissini güçlendirmek için oyuncularına bol bol doğaçlama yapma fırsatı sunmuş.
-Filmin bir yerinde Godard da oynuyormuş ama ben bulamadım.
-Senaryoyu François Truffaut bir gazete haberinden esinlenerek yazmış.
-Film çekildiği yıllarda Patricia bütün kadınları kısa saça özendirmiş.Gerçekten de çok tatlı.
-Patricia rolünü oynayan Jean Seberg filmden 20 yıl sonra intihar etmiş.
-Tekrar tekrar izlenebilecek keyifli bir film. 

Weeping Meadow

Karalama defterimin ilk yazısı olarak dün izlediğim bir filmi seçtim. Sınavlara hazırlanırken yarım bırakıp izlemediğim ve sınav geçince de hemen bilgisayarıma sarılıp açıp izlediğim bir film bu:Ağlayan Çayır. Film  Theodoros Angelopoulos’un 2004 yapımı son üçlemesinin ilk filmi. Üçlemenin diğer filmleri: Zamanın Tozu(2009) ve gösterime verilmeyen Öteki Deniz (2012). Filmin orjinal dili Yunanca. ve süresi 160 dk.
Yıl 1919. Bolşevik devrimi sırasında her yana yayılan Kızıl Ordu Odessa’yı da istila etmiştir. Bu istiladan kaçan bir grup Yunanlı mülteci Yunanistan’da bir nehrin kıyısına gelir ve film başlar.Mülteciler bu nehrin kıyısındaki arazide kendilerine bir hayat kurarlar. Filmin iki baş karakteri Alexis ve Alexis’in ailesinin savaş sırasında evlat edinmek durumunda kaldığı Eleni. Film, bu iki küçük çocuğun büyümesi,birbirlerine olan vefalı aşkları,kaçışları ve onları sınayan tüm siyasi ve sosyo-ekonomik koşullar ekseninde ilerler. Filmde sürekli devam eden kaçış, yer edinememe durumları kayıklarla simgeleştirilmiş; siyah ve beyaz bayraklar  ise bitmek bilmeyen savaş ve barışın temsilini üstlenmiş. Filmlerinde mitolojik ögelere sıklıkla başvuran Angelopoulos burada da Eleni’yi Troyalı Helen ile özdeşleştirir. “Eleni de tıpkı Troyalı Helen gibi, ne vatanı var ne de sonunda bir kalbi kalıyor” diye açıklamış bu durumu. Her ne kadar film Angelopoulos’un siyasete olan inancını kaybettiği ve daha çok bireye yöneldiği dönemlerine denk gelse de karakterleri toplumsal olaylardan soyutlamıyor ve onları toplumsal bağlamda yerlerine konumlandırarak aktarıyor. Yine Balkanların tarihi, özgürlüğü arayan bireyin tarihteki konumu ve gerçek sevginin sonsuzluğu gibi olgular göze çarpıyor.
Filmde olaylar, karakterler ve mekanlar geniş açıdan çekilerek yansıtılmış. Yavaş ve ağır ağır ilerleyen görüntüler sessiz sedasız geçip giderken filmin her sahnesi içinizde bir yumru oluşturuyor. Yine Eleni Karaindrou’ya ait olan film müzikleriyle birlikte mükemmel bir Angelopoulos filmi çıkıyor ortaya.
Image
Filmde beni en çok etkileyen sahneler:
- Alexis’in Amerika’ya gitmeden Eleni’yle iskelede ayrılışları. Eleni’nin Alexis’e ördüğü kırmızı yünden kaşkolun (sanırım kaşkol) söküldüğü sahne. Bu sahne onların birbirlerini gördükleri son sahneydi ve yünün sökülüşü güzel bir simgeleştirmeydi.
- Çifte gözdağı vermek amaçlı koyunların bacağından asıldığı sahne.
-Alexis’in Amerika hayali ve sonrasındaki hisleri. Şöyle dile getiriyor bunu Alexis Eleni’ye mektubunda:
Sevgili Eleni…
Okyanusta binlerce tehlike atlattıktan sonra Amerika’ya büyük bir heyecanla ve büyük umutlarla vardık. Ellis Adası’da bizi sıkı bir kontrolden geçirdiler. Dezenfekte edildik. Aşağılandık. Her şey yavaşça, işkence yaparcasına karanlıkta gerçekleştirildi. Kusmuk kokan pis bir odada uyandım. Markos yanımda uyuyor, horluyordu. “Amerika bu mu?” diye sordum…”
-Son olarak Eleni’nin oğlu Yannis’i kaybettikten sonraki sayıkladığı sahne.